1/1/2008 ·
Sayın Toptaş siz gerçek dünyanın kokuşmuşluğunu derinden hissettiğiniz-ki romanlarınızdaki kahramanlar da öyle- için mi yazıyorsunuz?
Neden yazdığımı tam olarak bilmiyorum. Aslında, hiç kimse neden yazdığını tam olarak bilemez. Belki, zaman zaman birtakım nedenlere inanabilir ve ben şu nedenle yazıyorum diyebilir ama, bunlar gerçek nedenler değildir. Kaldı ki, insan bir nedenden ötürü değil, birçok nedenden ötürü yazar. Bu nedenlerin içinde çok özel nedenler de vardır, genel nedenler de... Gene de, bana özel nedenler daha ağırdır gibi geliyor. Gerçek dünyanın kokuşmuşluğuna gelince, elbette onu derinden hissediyorum. Dediğiniz gibi, yazmamın bir nedeni de budur herhalde. Ama bu kokuşmuşluk, yazmam için biricik neden değildir.
Yazarın yaşadıklarıyla yazdıkları arasında paralellik var mı? Böyle bir genelleme yapmak akıllıca bir şey olur mu? Ve siz ne kadar 'yazdıklarınız' dır?
Birebir parelellik kurmak, böyle bir genelleme yapmak doğru bir şey değil bence. Ama, yazar, yazdığı her kelimede vardır. O kelimelerin dizilişinde, anlamında, anlamsızlığında, bozukluğunda, sesinde, renginde, her şeyinde vardır. Sadece var olan kendisiyle değil, o anda oluşan kendisiyle vardır.
Bin Hüzünlü Haz'dan '… kelime dediğimiz şu zavallı işaretlerin arasına zamanı hapsedip iyice yavaşlatmak için ' … mi yazarsınız?
Yazmak bir anlamda böyle bir şeydir. Zamanı yavaşlatmak içindir. Zamanı unutturmak, zamanı silmek, zamanı yeniden var etmek içindir. Bin Hüzünlü Haz'daki o cümle, Bin Hüzünlü Haz'ın içindeki anlamının dışında buna da işaret ediyor. Ne var ki, kurmaca metinler doğal olarak zaten bir çeşit hızdır. Yani, bir roman bize dünya hakkında her şeyi söyleyemez. Sokak kelimesini kullanırken, bizim sokağın ne olduğunu bildiğimizi varsayar sözgelimi. Bu yüzden de, sokak şudur, budur diye açıklama yapmaz. Dolayısıyla, kurmaca metinler başlı başına bir hızdır. Zamanı yavaşlatmak, bir anlamda belki bunun için de gereklidir. Ayrıca, insanın bilinçsizce yaptığı bir şey de olabilir zamanı yavaşlatmak. Çünkü zamanı yavaşlatmak demek, ölümü biraz daha öteye itmek anlamına gelir. Şimdi, Sterne'nin o muhteşem romanı, Tristram Shandy geliyor aklıma.
'… o güne dek okuduğum kitapları yazan kişilerin okuduğu kitapların içinde geziniyordum.' diyorsunuz Bin Hüzünlü Haz'ın satırlarında. Bin Hüzünlü Haz'ı da okuyan her okuyucu Borges'ten Cervantes'e , Binbir Gece Masallarından Kafka'ya dünya edebiyatının birçok eserinde / yazarında gezinir. Bin Hüzünlü Haz'ı okurken en çok da Borges tadı aldım. Dünya edebiyatından en çok sevdiğiniz etkilendiğiniz ve olmazsa olmaz yazarlarınız- eserleriniz kimlerdir?
Tanıdığım her yazardan etkilenmişimdir herhalde. Ama beni en çok etkileyen Kafka'dır. Roman ve hikâye yazmamış olmasına rağmen, bir de Cioran..
Nietzsche: ' Gerçek, bir tür yaşayan varlığın yaşaması için olanak yaratan yanılmadır.' der. Romanlarınızdaki kahramanlarınız bu 'gerçek'in farkında. Onun için yaşamı çok zaman bir kabus olarak algılarlar. Hasan Ali Toptaş da biraz kahramanları gibi midir?
Onlardan da beterdir Hasan Ali Toptaş. Onun için hayat devasa bir kâbus. Sokağa çıkmak bile büyük bir cesaret benim için. Zaten ne zaman çıkacak olsam, başıma olmadık işler gelir. Bu yüzden, duvarlar arasında yaşamayı fazlaca seviyorum. Hatta, kelimeler arasında yaşamayı.
- Romanlarınızda 'sözgelimi' ve 'derken' sözcükleriyle sürekli hikayeden hikayeye açılımlar söz konusu. Yoksa bütün hikayeler 'büyük bir hikaye'nin ayrıntılarından başka bir şey değil midir?
Elbette, bütün hikâyeler o büyük hikâyenin parçalarıdır. Hep birlikte, o büyük hikâyeyi oluşturmaya, kurmaya, okumaya çalışıyoruz. Kendimizi o büyük hikâyenin içine koymaya, ya da zaten oradayız duygusuyla oradaki yerimizi görmeye çalışıyoruz. Belki de, kendimizi görmenin biricik yolu büyük hikâyeyi görmekten geçiyordur.
-'… belki insanlar koskocaman yaşamları boyunca yalnızca bir süre için farklı olmaya katlanabiliyor, sonra da … durup dinlenmeden kendini tekrarlayan uçsuz bucaksız bir benzerlikler denizinde kaybolup gidiyorlardı.' (Sonsuzluğa Nokta s.43). aynı romanda Bedran (s. 43'te) 'Ana, trompet olmak istiyorum!' der. Bu akıl'la kirletilmiş dünyada insan bu koronun içinde ne kadar farklı,'trompet' olabilir?
Trompet imgesini ben çocukluğumdan beri taşırım. Denizli'deki köy düğünlerinde, davulcudan, trampetçiden, trompetçiden ve klarnetçiden oluşan dört beş kişilik bir çalgıcı grubu vardır. Çocukluğumda çok seyrettim onları. Trompet çalan uzun boylu bir adam vardı, kimi zaman öteki çalgıcıları bırakarak çaldıkları oyun havasının ortasında trompetini göğe doğru diker, farklı, ama çok farklı bir şeyler çalardı. Ulurdu sanki, ya da göğün derinliklerine doğru haykırırdı... Çok hoşuma giderdi onu seyretmek. Öteki çalgıcılarla aynı notaları çalmayı bırakıp ne zaman farklı bir şeyler çalacak diye sabırsızlıkla beklerdim. Sonraki yıllarda onun davranışı giderek anlamını buldu kafamda. Adam, koroya dahil olmaktan bıkıp usanıyordu hiç kuşkusuz ve bir an için kendisi olmak istiyor, isteyince de trompetini göğe doğru dikip aykırı şeyler çalıyordu. İnsan ne kadar farklı olabilir, daha doğrusu ne kadar kendisi olabilir bilemiyorum. Toplum dediğimiz şey geniş bir gardiyan... Herhangi bir üyesinin farklı olmasına dayanamıyor. Ama şunu söyleyebilirim; insan, farklı olmanın faturasını ödemeyi ne kadar göze alabiliyorsa o kadar farklı olabilir.
- Sonsuzluğa Nokta'da 'dönüp duran paslı çember' , 'akıp giden yaşam' (s.124) ın, dönüp duran paslı çember olduğunu anlatıyorsunuz? Yaşam sahi bu mudur sadece?
Evet, hayat benim gözümde dönüp duran, paslı bir çember... Bir başka deyişle, ezeli bir tekrar. Yaptığımız herhangi bir el hareketini düşünelim. Acaba bizden önce kaç milyar kişi aynı el hareketini yapmıştır. Aynı yavaşlıkla, aynı hızlılıkla, aynı şekilde, kaç milyar kere... Bu durumda, Kundera'nın dediği gibi, yaptığımız bu el hareketi ne kadar bizimdir? Ya da, biz bu hareketin içinde ne kadar varız? O anda, bizimmiş tadında gözüken, ama elden ele aktarılarak bize kadar gelen başkalarına ait bir hareketin hamalı mıyız? Bilinçli yapmış olsak bile, bu durumda, bu el hareketindeki bilinç nasıl bir bilinçtir? Kısacası, ben hayattan sıkılan bir adamım ve hayat bana böyle görünüyor. Arada bir gülümseyecek gibi oluyorum ama, gülümsemeye başladığım anda taş kesiliyorum. Daha doğrusu, yüzüm genlerimin yapısına boyun eğip gülümsemeye devam ediyor da, içim taş kesilip kalıyor.
Dil konusundaki titizliğinizi biliyoruz. Hatta bir konuşmanızda 'dili amaç olarak' da söyleyebileceğinizi ifade etmişsiniz. Belki de onun için romanlarınızdaki Alaaddin gibi kayboluyor ve Bedran gibi babalarımıza farklı (belki de kuşkuyla bizi inşa eden müteahhit gibi) bakabiliyoruz. Ki DİL kuşatıldığımız (sınırlandırıldığımız) bir dünyadır diye düşünüyorum. Bunca şeye rağmen 'dil'le dilin kalıplarını nasıl kırabiliyorsunuz?
Bak işte bunu bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Dilin kalıplarını kırabiliyor muyum, onu da bilmiyorum. Ama, insan hangi dille yazarsa yazsın, o dile bir çeşit aşkla yaklaşmalı diye düşünüyorum.
Naçizane bir okur olarak Borges bana her şeye kuşkuyla bakınmamı, Oğuz Atay toplumu 'toplumun dışından, gözetlemeyi (belki de bi parça tahlil etmeyi) Toptaş da bana toplumun bütün hücrelerine kadar ritüelleriyle, yargılarıyla, hukuklarıyla beni esir almış olduğumu öğretti. Ya da 'yaşam denen kabusu, fark etmemi Sağladılar. Borges ve Atay'a sormak mümkün olsaydı sorardım. (ki kendi adınıza da bu sorulara cevap verebilirsiniz. Her şey belirsiz midir? Nasıl tutunacağız? Ve sizin sorunuza bu ahtapotun kollarında kurtuluş var mıdır?
Yapıp eylediğimiz her şey bu tutunma çabasının bir parçası elbette. Tutunmuş olanlar, ya da kendilerini tutunmuş kabul edenler de var. Onlardan olmak yerine, tutunamamayı tercih ederim doğrusu. Tutunabilseydik, bu sonumuz olabilirdi diye düşünüyorum ben kimi zaman. Belki böylesi daha iyidir. Bir bakıma, huzursuzluk iyidir, ortaya çıkan birçok şeyi bu duygunun varlığına borçluyuz.
Eserleriniz Borges'in öyküleri gibi ele avuca sığmaz özetlenemez şeyler. Bir eseriniz özetlenmek istense ancak yeniden okuması yapılabilir. Antalya'da da 19 Temmuz 97'de yaptığınız bir konuşmada 'henüz romanlarımdan hiçbirini ilk tasarladığım gibi yazabilmiş değilim' diyorsunuz. Peki Hasan Ali Toptaş yazmak üzere kolları sıvadığında nasıl bir hazırlık yapmıştır önce?
Hiçbir hazırlık yapmamıştır. Kafasında, sürekli devinen bir bulut halinde, ama uzak bir bulut halinde sadece bir duygu vardır. Onun çevresinde plansız-programsız döner durur kelimelerle... Kelimelerle birlikte nereye gidilecekse oraya gider. Varacağı yeri vardığında görür. Ne anlatması gerektiğini anlattığında anlar.
Metinlerinizde sürekli okuyucuyu dürtersiniz. Sanki uyanık olup olmadığını öğrenmek ister gibi metnin içinde kaybolduğu şeylerin '...sadece kelimelerden, kelimelerden,….' oluştuğunun ayrımında olmasını istiyorsunuz? Neden? Yazar ile okur arasında ne tür bir ilişki mi kurmak istiyorsunuz?
Aktif bir okur istiyorum tabii. Metni kendi gözünde yeniden yazacak, metnin oluşumuna katkıda bulunacak bir okur istiyorum..
İyi bir eseri hangi ölçüt belirler? Okur mu, satış mı, eleştiri mi…?
Bence sadece zaman belirler. Özellikle satış edebi bir ölçüt değildir, ticari bir ölçüttür. Okur dediğimiz topluluk, çeşitli etkiler ve baskılar altında olabilir, bu yüzden değer verdiği şeyler yönlendirildiği ölçüde değişebilir. Sözgelimi, askeri darbelerden sonra, okur romanı, hikâyeyi ve şiiri bir yana bırakıp harıl harıl gazetecilerin kitaplarını okumuştur. Dönemin perde arkasını merak etmiştir doğal olarak. Şimdi o dönemde yazılmış bir romana okur ilgi göstermedi diye kötü diyemeyiz. Eleştiri de öyle, bence. Yapıt, kimi zaman var olan bütün eleştiri biçimlerinin uzağına düşebilir ve bu yüzden de bütün eleştirmenler tarafından beğenilmeyebilir. Bunun örnekleri edebiyat tarihinde epeyce vardır. Bu nedenle, okur da, eleştiri de, satış da bir ölçüt değil. Zaman en büyük eleştirmendir. Zaten yazarken kâğıda değil, zamana yazılır.
30/12/2007 ·

tekrarı olmayan bu hayatta,bize tahammül imkanı yaratan yazarları,sanatçıları beraber keşfetmek,gözden kaçanları görmek,paylaşmaktır niyetimiz...
30/12/2007 ·
BABİL PİYANGOSU
Babil'deki bütün erkekler gibi ben de genel valilik yaptım, hepsi gibi kölelik de; tartışılmaz gücü, aşağılanmayı, hapis-haneyi tanıdım. Bakın: sağ elimin işaret parmağı kopuk, Bir daha bakın: pelerinimin yırtığından, böğrümdeki kızıl damgayı seçebilirsiniz. O, ikinci simge Beta'dir. Bu harf, dolunaylı gecelerde Gamma'lılar üstünde egemenlik kurmamı sağlar; öte yandan aysız gecelerde Gamma'lıların egemenliğine giren Alfa işaretlilerin buyruğuna sokar beni. Tan ağar-tısında, bir mahzende, kara bir kayaya karşı kutsal boğaların şahdamarlarını kesmiştim. Bir ay-yılı boyunca görünmezliğe hüküm giydim; çığlık attım, duyan çıkmadı, ekmek çaldım, yakalanmadım. Yunanlıların bilmediği bir şeyi öğrendim: belirsizliği. Tunç bir hücrede boğazıma sarılan adamın boğucu mendiliyle soluğum tıkandığında umut, desteğini esirgemedi benden; haz denizinde yüzerken ürkü, yanımdan ayrılmadı. Pontuslu Heraklitos, Pitagoras'in bir zaman Pyrrho, ondan önce Euphorbus, ondan önce de bir başka ölümlü olduğunu anımsayışını ne ustalıkla anlatır. Bu tür değişimleri anmak için ne ölüme ne de sahtekarlığa başvurmama gerek var.
Nerdeyse baş döndürücü denebilecek bu çeşitliliği, öbür cumhuriyetlerin adını bile duymadıkları, ola ki aralarında gizli dolaplar çeviren bir kuruma borçluyum: piyangoya. Onun tarihini uzun boylu incelemedim; tek bildiğim, sihir-bazların ağızbirliğine varamadıkları; ölümcül tasarıların-dansa, ancak astroloji okumamış birinin aya ilişkin sezgileri kadar haberliyim. Ben piyangonun, gerçekliğin önemli bir parçasının oluşturduğu çığırından çıkmış bir ülkenin yurttaşıyım; olup-bitenler, şu ana kadar gizi-çözülmez tanrıların işleri ya da kendi yüreğimin atışları kadar önemsizdi gözümde. Ama şimdi Babil'den ve onun gözde geleneklerin-den uzaktayken, piyango oldukça garibime gidiyor, insanların alacakaranlığın gölgelerinde mırıldandıkları küfür dolu kehanetleri düşünüyorum.
Babam, çok eskiden— yüzyıllar önce mi, yıllar önce mi?—Babil piyangosunun, ayaktakımının tuttuğu bir oyun olduğunu söylerdi. Berberler, bakır para karşılığında dikdörtgen kemikler ya da renkli parşömen parçacıkları dağıtırlarmış (ne kadar doğru, bilmem). Çekilişler öğleüstü yapılırmış kazananlar, artık şansın yardımı olmaksızın gümüş sikkelere kavuşurlarmış. Basit bir uygulama, gördüğünüz gibi.
Bu piyangolar, tabii ki başarısızlıkla sonuçlandı. Hiçbir ahlaki değerleri yoktu. İnsanların yeteneklerine değil yalnızca umutlarına sesleniyorlardı. Halkın kayıtsızlığı karşısında, bu edepsiz piyangoları düzenleyen tüccar takımı zarar etmeye başladı. Biri, ufak bir reform önerdi: talihli numaraların arasına birkaç talihsiz rakam katmak. Bu reform aracılığıyla, rakamlı dikdörtgenleri alanların şansı ikiye katlanıyordu, ya azımsanmayacak bir para kazanacak ya azım-sanmayacak bir ceza ödeyeceklerdi. Bu küçük risk payı-çünkü her otuz talihli numaraya karşılık bir tanecik talihsiz vardı- bekleneceği gibi halkın ilgisini uyandırdı. Babilliler kendilerini oyuna kaptırdılar. Katılmayanlar; ödlek, kötü niyetli damgasını yedi. Zamanla bu aşağılama yeni bir boyut kazandı. Gerçi piyangoya katılmayan hor görülüyordu da para cezası ödeyen küçümseniyordu. Şirket (o dönemde böyle anılmaya başlanmıştı) bütün para cezaları toplanmadan önce ödüllerini alamayan şanslıları korumak için harekete geçmek zorunda kaldı. Kaybedenlere dava açtı; yargıç da kaybedenleri ya başlangıçta biçilen para cezasıyla, birikmiş borçları ödemeye ya da bir süre hapiste yatmaya mahkum etti. Kaybedenlerin tümü, Şirket'e oyun oynamak için hapsi seçti. İşte Şirket'in tartışılmaz gücü-dinsel, fizikötesi yetkesi, bu birkaç adamın gözü karalığından serpildi.
Kısa bir süre sonra, çekiliş listelerinde para cezalarının dökümleri yer almamaya, yalnızca talihsiz numaralara düşen hapis cezaları ilan edilmeye başlandı. O dönemde pek dikkat çekmeyen bu kestirmecilik anlayışı, sonraları bir ölüm kalım sorununa dönüştü. Piyangoya parayla ilintili omayan öğelerin ilk sokuluşuydu bu. Müthiş başarılıydı. Katılımcıların zorlamasıyla bu noktaya sürüklenen şirket, talihsiz numaralarının sayısını arttırmak zorunda kaldı.
Babillilerin mantığa, üstelik simetriye düşkünlüklerini kimse yadsıyamaz. Talihli numaraların yuvarlak hesaba, talihsizlerinse hapiste geçecek bire-bir günlerle gecelere vu-rulmasını tutarsız buldular. Kimi ahlakçılar, paranın mutluluğu güvenceye almayacağını, daha dolaysız açılan şans kapıları olabileceğini tartıştılar.
Derinden derine, bir başka tedirginlik kaynağı vardı. Papaz okulu üyeleri, bilet fiyatını arttırıp terörü ve umudu körüklediler; yoksullar, anlaşılabilir ve kaçınılmaz imrentileriyle bu görkemli coşkudan yoksun bırakıldıklarını kavradılar. Yoksul-zengin herkesin piyangoya eşit koşullarda katılımı doğrultusundaki haklı kaygı, yılların belleklerden silemediği bir öfke patlamasına yol açtı. Bazı dediğim-dedik kişiler, yeni bir düzenin, kaçınılmaz bir tarihsel dönemin çatlığını ya anlamadılar ya da anlamazdan geldiler... Bir köle, kızıl bir bilet, bir sonraki çekilişte kendisini dilinin ya-kılması hakkına çarptıracak bir bilet çaldı. Ceza yasası, bu cezayı bütün bilet çalınmaları için yürürlüğe koydu. Birtakım Babilliler, adamın işlediği suç karşılığında kızgın bir demirle dağlanmayı hak edip etmediğini tartıştılar; daha yüce-gönüllüler, piyangonun cezasını bir celladın infaz etmesinden yanaydılar, yazgıdan kaçınılamayacağına göre...
Huzursuzluklar bas gösterdi, yazık ki az kan dökülmedi yine de Babilliler, zenginlerin diretmesine karşın kendi is-teklerini dayattılar sonunda. Yani: halk, yüce amacına tam anlamıyla erişti. Öncelikle, Şirket'i halkın tartışılmaz gücüne boyun eğmeye zorladı. (Yeni uygulamaların kapsamı ve karmaşıklığı düşünülürse bu birleşme zaten şarttı). İkincisi, piyangoyu gizli, serbest ve genel kıldı. Biletlerin parayla satılması yasaklandı. Baal'in gizemlerine bir kere alışan her özgür adam, tanrıların labirentlerinde her yetmiş gecede bir çekilen, herkesin yazgısını bir sonraki çekilişe kadar belirleyen piyangoya doğal yurttaşlık hakkıyla katılıyordu artık. Sonuçlar tam kestirilemiyordu. Talihli bir çekiliş., katılanı bilge sihirbazlar kurulu üyeliğine de yükseltebiliyor, (herkesçe ya da yalnızca kendisince) bilinen bir düşmanın hapsiyle sonuçlanabiliyor, hatta dingin bir odanın loşluğunda, huzurunu kaçırmaya başlamış, bir daha görmeyi ummadığı bir kadınla yüz yüze gelmesini sağlayabiliyordu. Talihsiz bir çekiliş, bir sakatlanma, farklı bir alçalma, bir ölüm anlamı taşıyabilirdi. Bazen bir tek olay - diyelim C.'nin meyhanede öldürülmesi, B.'nin her nedense göklere çıkarılması, otuz-kırk çekilişin parlak sonucu olabilirdi. Bu arada Şirket bireylerinin hem güç hem kurnazlık açısından tartışılmaz oldukları (hala öyleler) asla akıldan çıkmamalı. Çoğu durumda, sevinçlerin sansa bağlı sayılması belki kusursuzluklarına gölge düşürmüştür; bu pürüzden kurtulmak adına Şirket'in temsilcileri telkinden ve büyüden yararlandılar. At-tıkları adımlar, yönetim biçimleri gizli kapaklıydı. Kişilerin özel umutlarını, kişisel korkularını araştırırken müneccimlerle casuslardan yararlandılar. Bazı tas aslanlar sözgelimi, bir de Quaphka adında kutsal bir emanetçi. Genel inanca göre, Şirket'e giden yoldaki toz bürümüş su kemerinde bazı çatlaklar vardı: kötü ya da iyi niyetli insanlar, suçlamaların kaleme alıp bu çatlaklara gizlemişler. Bu bilgiler, keyfe göre düzenlenmiş bir abece arşivine kaldırıldı.
Şikayetlerin sonu her nedense gelmedi. Şirket, her zamanki saygınlığıyla yanıtları doğrudan vermiyordu. Şimdilerde kutsal metinlerden sayılan- bir kamuflaj fabrikasının döküntüleri arasında bulunan- bir metin karalamakla yetindi. Bu edebiyat öğretisi, piyangonun dünyanın düzenine şans payı kattığını ileri sürüyordu: yanlışlıkları kabullenmek, yazgıya karşı çıkmak değil yalnızca onu desteklemek demekti. Ayrıca o aslanlarla söz konusu kutsal emanetçinin Şirket'çe yetkili kılınmış olsalar da (gerektiğinde onlara başvurma hakkı saklı tutulmuştu) yetki-belgesiz çalıştıklarını belirtiyordu.
Bu açıklama halkın tedirginliğini yatıştırdı. Yazarın öngöremediği bazı yeniliklere de yol açtı. Şirket'in işletme anlayışını ve uygulamalarını derinden değiştirdi. (Bildiklerimi anlatacağım sure gittikçe azalıyor; geminin birazdan kalkacağı uyarısını eldik; yine de ben elimden geldiğince konuyu açıklamaya çalışacağım.)
Her ne kadar usa yakin görünmese de o güne kadar hiç kimse oyunlar üstüne genel bir kuram geliştirmeye kalkışmamıştı. Babilli, büyük çıkarlar peşinde koşmaz. Yazgının kararlarına saygı gösterir, yaşamını onlara bırakır, umutlarını ve ürküntüsünü onlara bağlar ama ne onların labirentsi yasaları ne de özlerini açıklayacak parlak özel-alanlar üstüne kafa yorar. Öyleyken, demin sözünü ettiğim gayri-resmi bildiri, tanrısal adaletle matematik karışımı bir sürü tartışmanın esin kaynağı oldu. Bu tartışmaların birinde su görüş savunuldu: eğer piyango bir şans patlamasıysa, kaosun kozmosa bir sureliğine sızmasını sağlıyorsa, Şans'ın sözünün yalnızca çekilişte değil, piyangonun bütün evrelerinde geçmesi daha uygun değil miydi? Şansın, bir insanın ölümünü kararlaştırması oysa ölüm koşullarının sessiz sedasız mi, gürültülü-patırtılı mı, bir saatle mi sınırlı, bir yüzyılla mı! şansa bırakılmaması saçma değil miydi? Haklılığı su götürmez bu kuşkular, önemli bir reform başlattı. Bu reforma (yüzyıllar sürmüş uygulamalarla gittikçe daha çapraşıklaştığı için) artık bir avuç uzman dışında kimsenin aklı ermiyor yine de ben -simgesel bir biçimde de olsa- bir özet çıkarmaya çalışacağım.
§imdi, bir insanın ölüm cezasına çarptırıldığı bir ilk çekiliş düşünelim. Cezanın infazı için ikinci bir çekiliş düzenleniyor ve o çekilişte (tutalım ki) dokuz cellat adayı belirleniyor. Bu adaylardan dördü, celladı saptayacak üçüncü bir çekilişe pekala önayak olabilirler; öbür ikisi, talihsizliği talihe çevirmek (tutalım, define bulmak gibi) başarısını gösterebilir, bir başkası, ölüm cezasına katkılarda buluna-bilir (yani işkence aracılığıyla cezayı daha da yüz-kızartıcı ya da daha renkli hale getirerek); geri kalanlar infazı üstlenmeyebilirler...
Simgesel taslak bu. Oysa gerçekte, çekiliş sayısı bitimsizdir. Hiçbir yargı kesin değildir, hepsi iç içedir. Cahiller, bitimsiz çekilişlerin, bitimsiz bir sure gerektirdiğini sanırlar; ama gerçekte, zamanın bitimsiz bölünebilirliği yeterlidir, tıpkı ünlü Kaplumbağa ile Tavsan meselindeki gibi. Bu bitimsizlik, Eflatuncuların taptığı Şans’ın dolambaçlı rakamları ve Piyango'nun Göksel Tür-başlatıcılığıyla kusursuz bir uyum içinde...
Şirketimizin oldukça çarpıtılmış bir yankısı, Tiber kıyılarında da duyulmuş; Aelius Lampridius, Antoninus Helioga-balus'un Yaşamı adlı yapıtında söz konusu imparatorun, ko-nuklarının yazgılarını deniz kabuklarına yazdığını anlatıyor, bir konuğun payına on okka altın düşerken öbürüne on sinek, on fare, on ayı düşüyormuş. Heliogabalus'un Anadolu'da, bir kavim-tanrısının çömezleri arasında yetiştiğini söylemeliyiz.
Kişisellikten uzak, amacı belirsiz piyangolar da var: bir çekilişin sonunda, Taprobane'den alınacak bir taşın Fırat’ın sularına atılması buyruluyor; bir başkasında, bir kuşun bir kulenin çatısından salıverilmesi; bir başkasında, bir kum-saldaki sayısız kum taneciğinden birinin eksiltilmesi (ya da ' oraya bir kum tanesinin eklenmesi). Bazı çabaların sonuçları ürkütücü olmuş...
Şirketin kayırıcılığı sayesinde geleneklerimiz tepeden tırnağa şansa bulaştı. Bir düzine Şam şarabi ısmarlayan biri, amforalardan birinden bir muska ya da engerek çıkarsa şaşmaz artık. Yeminli bir katip, yanıltıcı bilgi vermekten binde bir kaçınabilir; ben kendim de bu telaşlı açıklamam sırasında asilsiz bir şatafat, bir hunharlık uydurmayı seçtim: belki gizemli bir tür tekdüzelik de...
Dünyanın en zeki kişileri sayılan tarihçilerimiz, şansı düzeltmenin yöntemini buldular. Bu yöntemin uygulama-da -genelde- güvenilir olduğu bilmiyor, tabii araya bazen doğal olarak biraz hile karışsa da. Neresinden baksanız, Şirket'in tarihi kadar kurmacaya bulaşmış bir malzeme yoktur...
Bir tapınakta günışığına çıkartılan gök eski bir belge, dünkü piyangonun cilvesi de olabilir, yüzyıl öncekinin de. Her basımında azıcık değişikliğe uğramayan kitap yoktur. Yazıcılar bazı yerleri atlamaya, düzeltmeye, değiştirmeye gizlice and içerler.
Şirket, tanrıya özgü bir alçakgönüllülükle açığa çıkmaktan kaçınır. Temsilcileri, tabii ki gizlidir. Sürekli dışarı yolladığı bildirgeler, sahtekarların piyasaya bol bol sürdüklerinden farklı değildir. Ayrıca, kim basit bir sahtekar olmakla övünebilir ki? Birdenbire saçma sapan bir ferman vermeye kalkışan ayyaşla düşünden yanında yatan kadının boğazına sarılmak üzere fırlayan adam, ikisi de Şirket'in gizli bir kararını uyguluyor olamazlar mi? Tanrı'ya özgü bir suskunlukla isleyen bu düzen, her tür varsayıma açık. Sözgelimi bu varsayımlardan biri, Şirket'in sonsuza kadar, son tanrının kozmosu yok edeceği son geceye kadar başımızda kalacağını hiç utanmaksızın ileri sürüyor. Bir başka görüşe göre Şirket'in gücü mutlak ama etkisini yalnızca ufacık olaylarda gösteriyor: bir kuşun ötüşünde, pasın ve tozun koyu ve açık tonlarında, tanın tavşan-uykularında. Yüzlerini gizleyen kafirlerin dediklerine göreyse, Şirket hiç var olmamış ve asla var olmayacakmış, Aynı ölçüde ağza alınma bir tez, bu karanlık kuruluşun varlığını kabul ya da red etmenin boşuna olduğunu savunuyor, nasılsa Babil zaten bitimsiz bir şans oyunuymuş.
ceviren Tomris Uyar
Öykünün john M. Fain çevirisinde (Labyrinths, Penguin Books, 1970) "Şirket'in yüzyıllardır var olmadığı, yaşamlarımızın kutsal düzensizliğinin yalnızca kalıtımsal, geleneksel öğelere bağlanabileceği" görüşü de yer alıyor. (T.U.)
!['http://http://borges.blogcu.comsrc="http://img401.imageshack.us/img401/198/tavsiyeet3pv.gif"']()
14/12/2007 ·

Yaşam ne kadar uzun ve karmaşık olursa olsun aslında tek bir andan oluşur kişinin kim olduğunu keşfettiği ''an''dandır.(BORGES)
14/12/2007 ·

Jorge Luis Borges:
Kum Kitabı
Çizgi sonsuz sayıda noktadan oluşur; düzlem sonsuz sayıda çizgiden; oylum sonsuz sayıda düzlemden; yüksek oylum ise sonsuz sayıda oylumdan… Kesinlikle hayır,
bu, more geometrico değil, öykümü anlatmaya en iyi başlama yolu. Bugünlerde, her uydurma öykünün gerçek olduğunu öne sürmek adet oldu; benimki ama, gerçek.
Belgrano Sokağı'ndaki bir apartmanın dördüncü katında yalnız yaşıyorum. Birkaç ay önce bir akşam üstü, kapıma vurulduğunu dudum. Açtım, bir yabancı duruyordu eşikte. Uzun boylu bir adamdı, hatları belirsizdi. Belki de miyopluğumdan ötürü öyle gördüm. Gri takım elbisesi ve elinde de gri bir çanta vardı. Görünümü
dürüst bir yoksulluğu anımsatıyordu. Hemen yabancı olduğunu fark ettim. İlk bakışta yaşlı biri sanmıştım, sonradan seyrek, sarı saçlarının beni yanılttığını anladım, Kuzeyliler' inki gibi beyaza çalan bir sarıydı. Bir saatten uzun sürmeyen konuşmamız sırasında Orkneyli olduğunu öğrendim.
İçeri aldım ve bir sandalye verdim. Konuşmadan önce bir süre bekledi. Bir çeşit kötümserlik yayılıyordu adamdan, bugün bende de olduğu gibi.
" Kutsal kitaplar satıyorum, " dedi.
Bilgiçlik taslamaksızın yanıtladım:
" Bu evde birçok İngilizce İncil var, birincisi bile, Jean Wiclif' inki. Ayrıca ipriano de Valera' nınki, Luther' inki, edebi açıdan en kötüsü ve Latince Vulgate' nin bir kopyası. Gördüğünüz gibi, tam da gereksinim duyduğum bir kitap değil İncil. "
Kısa bir sessizlikten sonra karşılık verdi:
" Sattıklarım yalnızca İncil değil. Belki de sizi ilgilendirecek olan kutsal bir kitap gösterebilirim. Bikaner sınırından satın aldım. "
Çantasını açıp, kitabı masanın üzerine koydu. Sekiz yapraklık, bez kaplı bir ciltti. Birçok elden geçtiğine kuşku yoktu. İnceledim, alışılmamış ağırlığı beni şaşırttı. Arka kapağının üzerinde " Holy Writ " yazısını okudum, aşağıda da " Bombay ".
" On dokuzuncu yüzyıldan kalma sanırım, diye belirttim. "
" Bilmiyorum, hiçbir zaman öğrenemedim, " diye karşılık verdi.
Rastgele açtım. Tanımadığım bir elyazısıydı. Sayfalar oldukça yıpranmıştı, tipografisi kötüydü ve İncil' de olduğu gibi iki sütun olarak basılmıştı. Metinler sıkışıktı ve bentler halinde düzenlenmişti. Sayfaların üst köşelerinde Arap sayıları yer alıyordu. Asıl ilgimi çeken, örneğin çift sayfalardan birinin 40514 numarasını, karşısındaki tek sayfanın ise 999 numarasını taşıması oldu. O sayfayı çevirdim; arkasındaki sekiz haneli bir sayıydı. Sözlüklerde olduğu gibi bir resimle süslüydü; bir çocuk elinden çıkmış gibi, mürekkep kalemiyle beceriksizce dizilmiş bir çapa resmi vardı.
İşte o zaman yabancı bana:
" İyi bakın, bir daha asla göremeyeceksiniz, " dedi.
Bu noktayı işaretleyip kitabı kapattım. Hemen yeniden açtım ve boşuna çapa resmini aradım sayfa sayfa. Şaşkınlığımı gizlemek amacıyla:
" Kutsal Kitap'ın Hindu dilinde bir varyantı, değil mi, " diye sordum.
" Hayır! " diye yanıtladı.
Sonra bir sır vermek istermişcesine sesini alçaltıp:
" Bu cildi, " dedi, bir ova kasabasında bir avuç rupi ve bir İncil karşılığında aldım. Sahibi okuma bilmiyordu. Kitapların Kitapları' nı muska zannediyordu. En alt kasttan biriydi; hastalığa bulaşmadan, gölgesinde yürümek bile olası değildi. Kitabın adının Kum Kitabı olduğunu söyledi, çünkü bu kitabın da, kumun da, ne başı var ne sonu.
Benden ilk sayfayı aramamı istedi.
Sol elimi kapağın üzerine koydum ve başparmağım işaret parmağıma bitişik kitabı açtım. Kendimi boş yere zorluyordum: Kapakla başparmağım arasında her zaman
birkaç yaprak kalıyordu. Kitaptan fışkırıyormuş gibiydiler.
" Şimdi sonuncuyu arayın. "
Denemelerim yeniden başarısızlığa uğradı. Artık kendi sesim olmayan bir sesle, dilim dolaşarak:
" Bu olanaksız, " diyebildim.
Yine alçak sesle, İncil satıcısı bana:
" Bu olanaksız, ama gerçek. Bu kitabın sayfalarının sayısı tam olarak sonsuz. Hiçbiri ilk değil, hiçbiri sonuncu değil. Neden böyle keyfi bir biçimde numaralandığını bilmiyorum. Belki de sonsuz bir dizinin bileşenlerinin kesinlikle anlamsızca numaralandırılabileceği izlenimini uyandırmak için. "
Sonra, sanki yüksek sesle düşünüyormuş gibi ekledi:
" Eğer uzay sonsuzsa, biz uzayın herhangi bir noktasındayız. Eğer zaman sonsuzsa, biz zamanın herhangi bir noktasındayız. "
Düşünceleri beni öfkelendirdi.
" Kuşkusuz bir dine inanıyorsunuz, değil mi? " diye sordum.
" Evet, Presbiteryen'im. Vicdanım rahat. İblisçe kitabına karşı Tanrı' nın Sözü' nü vererek yerliyi dolandırmadığımdan eminim. "
Kendini suçlu görmesi için bir neden olmadığı üzerine güven verdim ve bizim iklimlerimizden yalnızca geçmekte mi olduğunu sordum. Yakın zamanda ülkesine
dönmeyi düşündüğünü söyledi. İskoçyalı olduğunu ve Orkley Adaları' ndan geldiğini işte o zaman öğrendim. Ona, İskoçya' yı sevdiğimi ve Stevenson ile Hume' a
karşı gerçek bir tutkum olduğunu söyledim.
" Stevenson ve Robbie Burns demek istiyorsunuz, " diye düzeltti.
Bir yandan konuşurken, bir yandan da sonsuz kitabı karıştırmayı sürdürüyordum.
" Bu garip örneği British Museum' a armağan etmeye niyetiniz var mı? " diye ilgisiz görünmeye çalışarak sordum.
" Hayır, size sunuyorum, " diye yanıtladı ve yüksek bir fiyat söyledi.
Tüm içtenliğimle bu fiyatın olanaklarım içinde olmadığı yanıtını verdim ve düşünmeye başladım. Birkaç dakika içinde planımı kurmuştum.
" Size bir değiştokuş öneriyorum, " dedim. " Siz bu kitabı birkaç rupi ve Kutsal Kitab' ın bir örneğine karşı elde ettiniz; ben ise size yeni elime geçen emeklilik çekimi ve Wiclif' in gotik harflerle yazılmış İncil' ini sunuyorum. Bana atalarımdan kaldı. "
" Siyah puntolu bir Wiclif, " diye mırıldandı.
Odama gidip, parayı ve kitabı getirdim. Sayfaları karıştırdı ve başlık sayfasını kitap sever bir coşkuyla inceledi.
" Anlaştık, " dedi.
Pazarlık etmemesi beni şaşırttı. Sonradan, kitabı bana satmaya kararlı olarak gelmiş olduğunu kavradım. Kağıt paraları saymadan cebine yerleştirdi.
Hindistan' dan, Orkney' den, bu adayı bir zamanlar yönetmiş olan Norveç Jarlları' ndan sözettik. Adam gittiğinde gece olmuştu. Bir daha görmedim, adını da bilmiyordum.
Kum Kitabı' nı, Wiclif' in İncili' nden boşalan yere yerleştirmeyi tasarlıyordum, ama sonuç olarak takımı eksilmiş 1001 Gece Masalları' nın arkasına gizlemeye karar verdim.
Yattım, ama uyuyamadım. Sabahın dördüne doğru ışığı yaktım. Olanaksız kitabı yeniden elime alıp yapraklarını karıştırmaya başladım. Sayfalardan birinin üzerinde bir maske resmi gördüm. Yaprağın üstü bir numara taşıyordu, kaç olduğunu unuttum, ama 9. Kuvveti vardı.
Hazinemi kimseye göstermedim. Sahip olmanın mutluluğuna, çalınması korkusu ve gerçekten sonsuz olup olmadığı kuşkusu eklendi. Bu iki kaygı eski ürkekliğimi arttırdı. Birkaç dostum daha vardı; onları görmekten vazgeçtim. Kitabın tutsağı oldum, dışarıya neredeyse hiç çıkmamaya başladım. Büyüteçle yıpranmış kapağını ve sırtını inceledikten sonra herhangi bir hile olasılığı kalmamıştı. Küçük resimlerin iki bin sayfa arayla ortaya çıktığını saptadım. Hepsini alfabetik liste halinde, doldurmakta gecikmediğim bir deftere yazdım. Bu resim yalnızca bir kez kullanılmıştı, hiç tekrar etmiyordu. Geceleri, uykusuzluğumun izin verdiği kısa aralıklarda, düşümde kitabı gördüm.
Kitabın korkunç olduğunu anladığımda, yaz gelip geçmişti. Gözlerimle onu gören, parmaklarımla ellerimle ona dokunan benim de korkunç olduğumu kabullenmenin ne yararı olabilirdi? Kitabın bir karabasan nesnesi, gerçeği lekeleyen ve bozan utanmaz bir şey olduğunu hissettim.
Ateşi düşündüm, ama sonsuz bir kitabın yakılmasının da olmasından ve yeryüzünü dumanıyla boğabilmesinden ürktüm.
Bir yaprağı gizlemek için en iyi yerin orman olduğunu bir yerde okuduğumu anımsadım. Emekli olmadan önce, dokuz yüz bin kitabı içeren Arjantin Ulusal
Kütüphanesi' nde çalışıyordum; giriş kapısının yanında sarmal bir merdivenin, dergi ve haritaların saklandığı bodrum katına indiğini biliyorum. Kum Kitabı' nı nemli
raflardan birinde unutmak için, görevlilerin bir dikkatsizliğinden yararlandım. Koyduğum yüksekliğe ve kapıdan uzaklığına bakmamaya çalıştım.
Artık biraz yatıştım, ama Mexico Caddesi'nden geçmek bile istemiyorum.
Jorge Luis Borges
14/12/2007 ·
Pedro Henriquez Urena'nın Düşü
1946 yılının bir günü tan sökerken Pedro Henriquez Urena'nın gördüğü düşün tufaf yanı, imgelerden değil,ağır ağır gelen sözcüklerden oluşmasıydı.Onları söylemeyen ses kendisininki değildi,ama benziyordu.Ses tonuysa,izleğin dokunaklı olasılıklarına karşın,nesnel ve sıradandı.Kısa süren bu düş sırasında,Pedro odasında uyuduğunun ve karısının yanında bulunduğunun bilincindeydi.Karanlıkta düş ona seslendi: Birkaç gece önce,Cordoba Caddesinin bir köşesinde,Borges'le sen İsimsiz Sevillalının ''Ey ölüm,kendini duyurmadan bazen okta geldiğin gibi gel'' yakarısını tartışmıştınız.Dizenin,Latince bir metnin kasıtlı bir yankısı olduğundan,böylesine alıntalamanın edebiyatın ticaretten daha az önem taşıdığı bizim bugünkü aşırma kavramına yabancı bir çağın alışkanlıklarına ters düşmediğinden şüplenmiştiniz.Ama o şüphe duymadığınız,şüphe duyamayacağınız,bu diyaloğun kehanet olduğuydu.Birkaç saat sonra La plata Üniversitsi'ndeki dersine yetişmek için,Constitucion'un son peronuna aceleyle gideceksin.Trene bindikten sonra,çantanı fileye yerleştireceksin ve pencere kenarındaki yerine oturacaksın.Adını bilmediğim,ama yüzünü seçtiğim biri seninle konuşmaya çalışacak.Karşılık vermeyeceksin,çünkü ölmüş olacaksın.Bu sabah da, her günkü gibi karından ve kızlarından ayrılacaksın.Bu düşü anımsamayacaksın,çünkü olayların gerçekleşmesi için unutma gereklidir.
(gölgeye övgü-Jorge Luis Borges)
14/12/2007 ·
Kısa
"SİZ bizim yeni komşumuz mu oluyorsunuz?" dedi genç erkek, genç kıza.
"Biz burda oturuyoruz" dedi genç kız, genç erkeğe.
"Biz de burda oturuyoruz" dedi genç erkek, genç kıza.
Kız kısacık eteklerini kaldırıp sordu :
"Niçin kısa kesmiyoruz?"
Ferit Edgü
km.
FARLARIN aydınlattığı levhalarda kilometreyi gösteren rakamlar sürekli büyüyordu.Varacağı şehrin değil,ayrıldığı şehrin uzaklığı yazılıydı....
MURAT YALÇIN
Sevi 77
VE HER ne yapacaklarsa yaptıktan sonra, kalkıyorlar, yıkanıyorlar, pudralar sürünüyorlar, kokular sıkıyorlar, saçlarını tarıyorlar, üstlerini başlarını giyiniyorlar ve böylece adım adım gerçekte olmadıkları gibi olmaya dönüşüyorlar.
J.CORTAZAR
14/12/2007 ·
Ne sayıları, ne de geçmişleri var?
6/3/2006
Brezilya’da yaşayan yerli bir halkın hiçbir üyesi üç sayısını bile tanımıyor. Dillerinde sadece bir ve iki sayısı var. Hatta onlar için renklerin bile önemi yok.. Ama ilkel de değiller.
Brezilya’nın yağmur ormanlarında, Amazon havzasını sulayan Maici ırmağı kenarında küçük bir topluluk yaşıyor. Küçük yerleşme yerlerinde on ila yirmi kişilik gruplara bölünmüş olan Piraha halkının toplam nüfusu topu topu iki yüz, üç yüz kişi.
Avcı ve toplayıcılıkla geçinen yerliler, avcılık konusunda ustalar ve müthiş bir konumlama yetisine sahipler.
Piraha insanları dış dünyadan neredeyse tümüyle kopuk yaşıyorlar ve hiç ilgilenmedikleri Brezilya kültürüyle kaynaşmak gibi bir niyetleri de yok.
Buraya kadar her şey olağan gibi. Sonuçta yerli halkların birçoğu aşağı yukarı benzer bir yaşam sürüyor.
Parmak sayısı da yok
Fakat Piraha halkını diğerlerinden eşsiz kılan, konuştukları dil. Piraha dilinde sayı kavramı yok. Sayı sistemi sadece bir ve iki sayısının yerine geçen "hoi" (sözcük sonuna doğru kısık sesle okunduğunda bir, yüksek sesle okunduğunda iki anlamını alıyor) sayısı ve üç ya da çok için kullanılan baagi sayısından ibaret.
Piraha dilindeki bu eksikliği fark eden Columbia Üniversitesi psikolinguist Peter Gordon, dilbilimci Daniel Everett ile bazı testler yapmıştı.
Testlere katılanlardan örneğin fındık fıstık gibi objeleri belli sayılara göre sıralamaları istenmişti. Bu testler sayıların kavranışını gösterecekti.
Gordon, Science dergisinde yayımlamış olduğu makalesinde, yetişkinlerin üç objeye kadar sorun yaşamadıklarını söylüyor. Fakat obje oranı sekiz ila ona çıktığı zaman hatalar da önemli ölçüde çoğalıyordu. Hatta onun üzerindeki objelerde hata payı %100’ün üzerindeydi diyor uzman.
İkinci bir testte, üzerinde birkaç balık resminin bulunduğu bir kutu ve bunun içinde bir obje gösterildikten sonra kutu kaldırılmış ve onun yerine iki kutu konmuş masaya.
İkinci kutunun üzerindeki balık sayısı birinci kutudakinden bir eksik veya bir fazla olduğu için bilim adamları, insanların objenin hangi kutuda bulunduğunu bileceklerini düşünmüşler.
Fakat ne var ki kutuların üzerindeki balık sayısı üçü veya dördü geçmediği zaman bile katılımcıların sadece %50’si başarılı olmuş.
Pirahalarda parmak hesabı da işe yaramıyor. Çünkü katılımcılar saymak için parmaklarını kullandıkları zaman bile genelde hatalı yanıtlar vermişler.
Geçmiş zaman yok
Bununla birlikte Piraha dilindeki eksiklik sadece sayılar değil, insanlar sadece üç zamir kullanıyor, fiillerinde geçmiş zaman yok. Hatta renkler bile onlar için pek önem taşımıyor. Fakat dilbilimcileri en fazla hayrete düşüren nokta, Piraha dilinde yan cümlelerin bulunmayışı.
Gordon, gerçekleştirmiş olduğu testlerle, sayı kavramı bilmeyen bir halkın sayı saymayı öğrenemeyeceği sonucuna varmıştı. Dilbilimci böylece bir zamanlar Benjamin Worf tarafından ortaya atılan tartışmalı bir hipotezi de yeniden canlandırmış oldu.
Whorf’un ilgi alanı Amerikan ve Orta Amerikan dilleriydi. Bilim adamı Hopi dili üzerinde yaptığı araştırmalarla ve lingüistik görelilik ilkesiyle ünlendi. Bu ilkeyi daha sonra Edward Sapir’in çalışmalarıyla geliştirip Sapir-Whorf hipotezi olarak sunacaktı.
Sapir-Whorf hipotezi en başta dillerin, düşünceleri ne şekilde etkilediğiyle ilgili açıklamalar getirir.
Hipoteze göre, bir insanın konuştuğu dil, içinde yaşadığı kültürden bağımsız olarak, düşüncesini etkilemekte. Yani diğer sözlerle, dil yapısının çevreyi algılamada etkili olduğu söylenebilir.
Başarısız çaba
O halde yerliler, en azından aritmetiğin temel kurallarını anlayabilmeliydiler. Avustralya’da yaşayan ve Pirahalar gibi sadece bir, iki ve çok sayılarını kullanan Aborjinler, kısa bir süre içinde fazla zorlanmadan İngilizce ona kadar saymayı öğrenebilmişler.
Ancak Pirahalarda durum farklı. Daniel Everett yıllar önce sekiz ay boyunca Pirahalara hesap yapmayı öğretmeye çalıştıysa da kesinlikle başarılı olamamış. Brezilya yerlilerinin hiçbir ona kadar saymasını bile öğrenememişler.
Ama insanların bu yüzden "geri kaldıkları" söylenemez. Konuşma, mekansal algılama, balık ve kara avcılığı konusunda gerçekten de becerikliler. Demek ki sayılar önem taşımıyor onlar için. Yakaladıkları balıklar ya az ya da çok. Karada avladıkları hayvanların sayısı ikiyi geçmiyor. Savaştaki düşmanlar bir ya da iki kişi veyahut da çoklar.
Anlık yaşama kültürü
Neredeyse otuz yıldır Piraha insanlarını inceleyen Everett, sonunda Piraha dili için ilginç bir açıklama getirdi: "Dil, kültürle gelişiyor". Ve Everett’e göre Piraha kültürünün temeli "anlık yaşama" dayanıyor.
Burada sadece o anda yaşananlar önemli. Tüm olaylar o anki konuşmalarla ilişkili. Bu yaşam tarzı ise geçmişle ilgili karmaşık bağlantılar kurmayı engellemekte, dolayısıyla da dili kısıtlamakta. =
Birbirlerine anlatacak çok şeyleri olsa bile konuşmaları bizimkinden farklı. Konuşulanlar sadece güncel olaylardan ve güncel deneyimlerden ibaret. Sözcükler, peş peşe sıralanıyor ve hiçbir zaman birbirleriyle karmaşık bir şekilde ilişkilendirilmiyor.
Piraha insanlarının günü gününe yaşamları bireysel veya kolektif düşüncenin iki jenerasyonla sınırlı olmasına neden olmakta. Dillerinde sadece kız çocuk ve erkek çocuk için bir iki terim var. Bu düzlemden uzanan ailevi ilişkiler "yaşlılar" ve "genç nesiller" gibi genel tanımlar alıyor.
Chomsky’nin tezi
Everett çalışmasında, bu tuhaf kültürün Piraha dili ve düşünce tarzını ne şekilde etkilediğini gösteren kanıtlar sunuyor. Bu şekilde hem Sapir-Whorf Hipotezi yanlılarını hem de "evrensel grameri" savunan Noam Chomsky’yi kışkırtmış oldu.
Chomsky’nin tezine göre her dil evrensel bir gramere dayanmakta. Yani her çocuk beyninde en ilkel kural sistemiyle dünyaya gelmekte ve bu kurallarla ilk bağırışlarına bile sözdizimi (sentax) ve anlam katmaya başlıyor.
Bu evrensel gramerle tam olarak neyin açıklanmaya çalışıldığı tartışmalıysa da, Chomsky, insan dilinin en önemli noktasından birinin rekürsiyon olduğunu söyler.
Bu fenomen, insan düşüncesinde yer alan yapının kendiliğinden tekrarlanması şeklinde açıklanmakta.
Rekürsiyon olmadan ne matematik, ne bilgisayar, ne felsefe ne de senfoniler üretilebilirdi.
Hatta insan, ayrı ayrı düşünceleri, düzenlenmiş parçalar olarak görme ve bunlardan karmaşık düşünceler üretme yetisine sahip olamazdı. Ve tabii ki yan cümleler de kuramazdı. Çünkü insan bunu ancak rekürsif düşünebildiği zaman yapabilir.
Dil-kültür bağlılığı
Dil ve kültürün birbirine bağlı olduğu, çok önceleri kültür bilimi araştırmalarıyla da kanıtlanmıştı. Çok çeşitli dış etkenlere rağmen Pirahalar özel yaşam biçimlerini ve dillerini iki yüz yıldan bu yana korumuşlardır.
Hatta dillerini öğrenen ve onların yaşam biçimini benimseyenler de topluluğa kabul edilmiştir. Everett yine de yerleşimlerin genişlemesi ve küreselleşmeyle ortaya çıkacak farklı sonuçların, Piraha halkının yaşam biçimini olumsuz yönde etkilemesinden endişeli.
İlginç bir tez
Birkaç yüz kişilik yerli halkın dili üzerine hararetli tartışmalar sürerken Amerikalı psikolog Steven Pinker ilginç bir tez attı ortaya. Pinker diyorki eğer Pirahalarda yan cümleler yok ise rekürsiyon, insan dilinin eşsizliliğini açıklayan bir kaynak olamaz. Ve bu durumda da evrensel gramerin bir parçası değildir.
O halde bu sorunun çözülmesi için Pirahaların da diğer yerli halklar gibi rekürsif düşünebildiklerinin kanıtlanması gerek. Fakat Everett’e göre Pirahalar bu yetiye sırf kültürleri izin vermediği için sahip değiller.
Ve ortada başka bir sorun daha var. Pirahaların dilini şimdilik Everett’ten başka hiç kimse bilmiyor. Dolayısıyla da dilbilimcinin tezini ne çürütmek ne de kanıtlamak mümkün.
Konu birçok dilbilimcinin, psikologun, etnografyacının ve diğer birçok bilim adamının ilgisini çekti. Bu yıl içinde birçok araştırmacının bölgeye gidip Piraha dilinin gizlerin incelemeleri bekleniyor. Tabii bunların arasında en başta Chomsky’nin çevresinden iki dilbilimci de bulunuyor.
Ne sayıları, ne de geçmişleri var?
6/3/2006
Brezilya’da yaşayan yerli bir halkın hiçbir üyesi üç sayısını bile tanımıyor. Dillerinde sadece bir ve iki sayısı var. Hatta onlar için renklerin bile önemi yok.. Ama ilkel de değiller.
Brezilya’nın yağmur ormanlarında, Amazon havzasını sulayan Maici ırmağı kenarında küçük bir topluluk yaşıyor. Küçük yerleşme yerlerinde on ila yirmi kişilik gruplara bölünmüş olan Piraha halkının toplam nüfusu topu topu iki yüz, üç yüz kişi.
Avcı ve toplayıcılıkla geçinen yerliler, avcılık konusunda ustalar ve müthiş bir konumlama yetisine sahipler.
Piraha insanları dış dünyadan neredeyse tümüyle kopuk yaşıyorlar ve hiç ilgilenmedikleri Brezilya kültürüyle kaynaşmak gibi bir niyetleri de yok.
Buraya kadar her şey olağan gibi. Sonuçta yerli halkların birçoğu aşağı yukarı benzer bir yaşam sürüyor.
Parmak sayısı da yok
Fakat Piraha halkını diğerlerinden eşsiz kılan, konuştukları dil. Piraha dilinde sayı kavramı yok. Sayı sistemi sadece bir ve iki sayısının yerine geçen "hoi" (sözcük sonuna doğru kısık sesle okunduğunda bir, yüksek sesle okunduğunda iki anlamını alıyor) sayısı ve üç ya da çok için kullanılan baagi sayısından ibaret.
Piraha dilindeki bu eksikliği fark eden Columbia Üniversitesi psikolinguist Peter Gordon, dilbilimci Daniel Everett ile bazı testler yapmıştı.
Testlere katılanlardan örneğin fındık fıstık gibi objeleri belli sayılara göre sıralamaları istenmişti. Bu testler sayıların kavranışını gösterecekti.
Gordon, Science dergisinde yayımlamış olduğu makalesinde, yetişkinlerin üç objeye kadar sorun yaşamadıklarını söylüyor. Fakat obje oranı sekiz ila ona çıktığı zaman hatalar da önemli ölçüde çoğalıyordu. Hatta onun üzerindeki objelerde hata payı %100’ün üzerindeydi diyor uzman.
İkinci bir testte, üzerinde birkaç balık resminin bulunduğu bir kutu ve bunun içinde bir obje gösterildikten sonra kutu kaldırılmış ve onun yerine iki kutu konmuş masaya.
İkinci kutunun üzerindeki balık sayısı birinci kutudakinden bir eksik veya bir fazla olduğu için bilim adamları, insanların objenin hangi kutuda bulunduğunu bileceklerini düşünmüşler.
Fakat ne var ki kutuların üzerindeki balık sayısı üçü veya dördü geçmediği zaman bile katılımcıların sadece %50’si başarılı olmuş.
Pirahalarda parmak hesabı da işe yaramıyor. Çünkü katılımcılar saymak için parmaklarını kullandıkları zaman bile genelde hatalı yanıtlar vermişler.
Geçmiş zaman yok
Bununla birlikte Piraha dilindeki eksiklik sadece sayılar değil, insanlar sadece üç zamir kullanıyor, fiillerinde geçmiş zaman yok. Hatta renkler bile onlar için pek önem taşımıyor. Fakat dilbilimcileri en fazla hayrete düşüren nokta, Piraha dilinde yan cümlelerin bulunmayışı.
Gordon, gerçekleştirmiş olduğu testlerle, sayı kavramı bilmeyen bir halkın sayı saymayı öğrenemeyeceği sonucuna varmıştı. Dilbilimci böylece bir zamanlar Benjamin Worf tarafından ortaya atılan tartışmalı bir hipotezi de yeniden canlandırmış oldu.
Whorf’un ilgi alanı Amerikan ve Orta Amerikan dilleriydi. Bilim adamı Hopi dili üzerinde yaptığı araştırmalarla ve lingüistik görelilik ilkesiyle ünlendi. Bu ilkeyi daha sonra Edward Sapir’in çalışmalarıyla geliştirip Sapir-Whorf hipotezi olarak sunacaktı.
Sapir-Whorf hipotezi en başta dillerin, düşünceleri ne şekilde etkilediğiyle ilgili açıklamalar getirir.
Hipoteze göre, bir insanın konuştuğu dil, içinde yaşadığı kültürden bağımsız olarak, düşüncesini etkilemekte. Yani diğer sözlerle, dil yapısının çevreyi algılamada etkili olduğu söylenebilir.
Başarısız çaba
O halde yerliler, en azından aritmetiğin temel kurallarını anlayabilmeliydiler. Avustralya’da yaşayan ve Pirahalar gibi sadece bir, iki ve çok sayılarını kullanan Aborjinler, kısa bir süre içinde fazla zorlanmadan İngilizce ona kadar saymayı öğrenebilmişler.
Ancak Pirahalarda durum farklı. Daniel Everett yıllar önce sekiz ay boyunca Pirahalara hesap yapmayı öğretmeye çalıştıysa da kesinlikle başarılı olamamış. Brezilya yerlilerinin hiçbir ona kadar saymasını bile öğrenememişler.
Ama insanların bu yüzden "geri kaldıkları" söylenemez. Konuşma, mekansal algılama, balık ve kara avcılığı konusunda gerçekten de becerikliler. Demek ki sayılar önem taşımıyor onlar için. Yakaladıkları balıklar ya az ya da çok. Karada avladıkları hayvanların sayısı ikiyi geçmiyor. Savaştaki düşmanlar bir ya da iki kişi veyahut da çoklar.
Anlık yaşama kültürü
Neredeyse otuz yıldır Piraha insanlarını inceleyen Everett, sonunda Piraha dili için ilginç bir açıklama getirdi: "Dil, kültürle gelişiyor". Ve Everett’e göre Piraha kültürünün temeli "anlık yaşama" dayanıyor.
Burada sadece o anda yaşananlar önemli. Tüm olaylar o anki konuşmalarla ilişkili. Bu yaşam tarzı ise geçmişle ilgili karmaşık bağlantılar kurmayı engellemekte, dolayısıyla da dili kısıtlamakta. =
Birbirlerine anlatacak çok şeyleri olsa bile konuşmaları bizimkinden farklı. Konuşulanlar sadece güncel olaylardan ve güncel deneyimlerden ibaret. Sözcükler, peş peşe sıralanıyor ve hiçbir zaman birbirleriyle karmaşık bir şekilde ilişkilendirilmiyor.
Piraha insanlarının günü gününe yaşamları bireysel veya kolektif düşüncenin iki jenerasyonla sınırlı olmasına neden olmakta. Dillerinde sadece kız çocuk ve erkek çocuk için bir iki terim var. Bu düzlemden uzanan ailevi ilişkiler "yaşlılar" ve "genç nesiller" gibi genel tanımlar alıyor.
Chomsky’nin tezi
Everett çalışmasında, bu tuhaf kültürün Piraha dili ve düşünce tarzını ne şekilde etkilediğini gösteren kanıtlar sunuyor. Bu şekilde hem Sapir-Whorf Hipotezi yanlılarını hem de "evrensel grameri" savunan Noam Chomsky’yi kışkırtmış oldu.
Chomsky’nin tezine göre her dil evrensel bir gramere dayanmakta. Yani her çocuk beyninde en ilkel kural sistemiyle dünyaya gelmekte ve bu kurallarla ilk bağırışlarına bile sözdizimi (sentax) ve anlam katmaya başlıyor.
Bu evrensel gramerle tam olarak neyin açıklanmaya çalışıldığı tartışmalıysa da, Chomsky, insan dilinin en önemli noktasından birinin rekürsiyon olduğunu söyler.
Bu fenomen, insan düşüncesinde yer alan yapının kendiliğinden tekrarlanması şeklinde açıklanmakta.
Rekürsiyon olmadan ne matematik, ne bilgisayar, ne felsefe ne de senfoniler üretilebilirdi.
Hatta insan, ayrı ayrı düşünceleri, düzenlenmiş parçalar olarak görme ve bunlardan karmaşık düşünceler üretme yetisine sahip olamazdı. Ve tabii ki yan cümleler de kuramazdı. Çünkü insan bunu ancak rekürsif düşünebildiği zaman yapabilir.
Dil-kültür bağlılığı
Dil ve kültürün birbirine bağlı olduğu, çok önceleri kültür bilimi araştırmalarıyla da kanıtlanmıştı. Çok çeşitli dış etkenlere rağmen Pirahalar özel yaşam biçimlerini ve dillerini iki yüz yıldan bu yana korumuşlardır.
Hatta dillerini öğrenen ve onların yaşam biçimini benimseyenler de topluluğa kabul edilmiştir. Everett yine de yerleşimlerin genişlemesi ve küreselleşmeyle ortaya çıkacak farklı sonuçların, Piraha halkının yaşam biçimini olumsuz yönde etkilemesinden endişeli.
İlginç bir tez
Birkaç yüz kişilik yerli halkın dili üzerine hararetli tartışmalar sürerken Amerikalı psikolog Steven Pinker ilginç bir tez attı ortaya. Pinker diyorki eğer Pirahalarda yan cümleler yok ise rekürsiyon, insan dilinin eşsizliliğini açıklayan bir kaynak olamaz. Ve bu durumda da evrensel gramerin bir parçası değildir.
O halde bu sorunun çözülmesi için Pirahaların da diğer yerli halklar gibi rekürsif düşünebildiklerinin kanıtlanması gerek. Fakat Everett’e göre Pirahalar bu yetiye sırf kültürleri izin vermediği için sahip değiller.
Ve ortada başka bir sorun daha var. Pirahaların dilini şimdilik Everett’ten başka hiç kimse bilmiyor. Dolayısıyla da dilbilimcinin tezini ne çürütmek ne de kanıtlamak mümkün.
Konu birçok dilbilimcinin, psikologun, etnografyacının ve diğer birçok bilim adamının ilgisini çekti. Bu yıl içinde birçok araştırmacının bölgeye gidip Piraha dilinin gizlerin incelemeleri bekleniyor. Tabii bunların arasında en başta Chomsky’nin çevresinden iki dilbilimci de bulunuyor.
Kaynak : hurrıyet
14/12/2007 ·
Kaderimizin efendisi miyiz |
10 Aralık 2006 |
|
|
|
|
Ezgi BAŞARAN |
|
|
|
ABD’li Fred Alan Wolf, 72 yaşında bir kuantum fiziği profesörü. Bu konuda 11 kitap yazdı, "Taking the Quantum Leap" adlı kitabı ABD Ulusal Kitap Ödülü’nü aldı. Yarı belgesel yarı kurmaca film "What The Bleep Do We Know"a esin kaynağı oldu. Kuantum fiziği gibi karmaşık bir konuyu basite indirgeyerek uzman olmayan kişilere bile anlatabildiği için ona Dr. Kuantum diyorlar.
. Ölünce zihnimiz nereye gider
. Tanrı nedir
. Hayalet gerçek midir
Wolf, dünyanın çeşitli yerlerinde konferanslar veriyor, Dr. Kuantum adlı çizgi roman benzeri bir cep kitabı hazırlıyor, bir TV kanalında program yapıyor. Yapı Kredi Özel Bankacılık’ın davetlisi olarak İstanbul’a gelen Wolf’a beynimizi kemiren hayati soruları sorduk.
Neden size Doktor Kuantum diyorlar?
- Çünkü kuantum fiziği gibi karmaşık bir konuyu uzman olmayan kişilere bile anlatabiliyorum. Basite indirgeyebiliyorum.
Kuantum fiziğine niye ihtiyaç duyuldu?
- Dünyayla daha çok ilgilenmeye başladığımızda onu incelemek için yeni araçlara ihtiyaç duyarız. Örneğin teleskop yıldızları incelemek için vardır. Kuantum fiziği, beş duyumuzla tespit edemediklerimizi anlamamızı sağlar. Atomları yakından incelediğimizde bildiğimiz fizik kurallarına aykırı bazı davranışları olduğunu fark ettik. Normalde görmediğimiz olayları anlamak için yeni kurallar koymak zorunda kaldık. Fizik, garip ve komik bir oyundur aslında. Kuantum fiziği tüm bu kuralların en derinine iner.
Kuantum fiziği profesörü olmak hayatın anlamını herkesten iyi bilmenizi sağlıyor mu?
- Evet, senden daha çok şey biliyorum ama bunun sebebi kuantum değil. Senden yaşlıyım da ondan! Kuantum fiziği kişide böyle bir aydınlanma yaratmıyor ne yazık ki.
BİZ YOKSAK GERÇEK DE YOKTUR
Neden Dünya denen bu gezegendeyiz ve ne yapmamız gerekiyor?
- Bu soruya sizin adınıza cevap veremem. Dünya’daki yerinizi merak ediyorsanız kuantum fiziği size şunu anlatabilir: Dünyadaki hiçbir olay diğerinden bağımsız değil. Dünyadaki varlığınızın da bir sebebi var. Tesadüfen dünyaya gelmediniz.
Kaderimizin efendisi biz miyiz, yani kontrol bizde mi?
- Hem evet, hem hayır. Bazı şeyleri kontrol edebiliriz ama her şeyi değil. Kendimizle ilgili bir şey yaparken aslında dünyanın bütününü etkilediğimizi unutmamalıyız. Dolayısıyla bizim için iyi olan, bütün için iyi değildir ve o zaman gerçekleşmez.
Kuantum fiziğine göre zaman doğrusal bir biçimde mi hareket eder yoksa geçmiş, bugün ve gelecek aynı anda mı yaşanır?
- Zamanın nasıl hareket ettiğini kelimelerle anlatmak imkansız çünkü dil düşünceyi sınırlar, koşullar. Her şey aynı anda olmaktadır dediğim zaman kafanız karışır. Bunu ancak size birkaç fotoğraf göstererek anlatabilirim.
Gerçek nedir? Gördüklerimiz mi, düşündüklerimiz mi?
- Gördüğümüz kişisel deneyimdir. Gerçek denen kavram, biz deneyimlediğimiz için vardır. Onu, görerek, koklayarak, duyarak ya da hissederek yaratan biziz. Biz yoksak, gerçek de yoktur. Dolayısıyla düşünce gücüyle gerçeği değiştirebiliriz.
ÖRGÜTLÜ DİNLER TANRI’YI SINIRLAR
Kuantum fiziğinin dinlerle arası nasıldır?
- Örgütlü dinler Tanrı’nın zihnini açıklamaya çalışır. En büyük sorun, bu büyük zihni açıklamak için onu sınırlandırmak zorunda kalmalarıdır. Örneğin Tanrı’ya ulaşmak için mabetler yapmışlardır. Bu bir sınırlamadır. Tanrı’nın zihninin sadece camide ya da kilisede karşımıza çıkacağını ima eder ki bu doğru değildir.
Kuantum fiziği Tanrı nedir sorusunu cevaplayabilir mi?
- Hayır. Tanrı’yı deneyimleyebilirsiniz ama ne olduğunu söyleyemezsiniz. Tanımlamaya kalktığınızda örgütlü dinler gibi onu sınırlarsınız.
Ama Tanrı’nın varlığından eminiz değil mi?
- Değiliz. Dokunamadığımız şeylerin varlığından emin olamıyoruz biliyorsunuz. O nedenle inanç diye bir kelime var.
Aynı anda iki farklı yerde olmak istiyorum. Bu mümkün mü?
- Bedenin olamaz. Zihnin olabilir çünkü fiziksel bir olgu değildir. Yolculuk etmek de değil zihnin yaptığı. Sadece genişler, böylece aynı anda iki farklı yerde olabilir. Bir okyanus gibi düşünün zihni, bunu anlayabilirseniz zihnin sadece iki farklı yerde değil her yerde aynı anda olabileceğini görürsünüz.
Öldüğümde zihnime ne olacak?
- Keşke kesin olarak bilebilsek! Bugün şöyle bir teori var: Zihnimiz aslında bize, yani bu bedene ait değil. Dolayısıyla mezara gitmez. Zihnimiz daha büyük bir zihnin yansımasıdır. Bedenimiz öldüğünde, zihnimiz bu büyük zihnin ya da bütünün parçası olmaya devam eder. Zihnimizin içinde bulunduğu bedeni tanıyan kısmı ise biz ölünce yok olur.
Ölmüş babamla konuşabilir miyim?
Evet ama bakalım o seninle konuşacak mı?
Hayalet var mıdır?
- Hayalet denen şey bazı kişiler deneyimleyebildiği için gerçektir. Meditasyon yaparak hayalet denilen şeyle irtibata geçerler. Bazıları buna ruh çağırma da der. Örneğin bir odada meditasyon yaparak bir hayaletle iletişim halindesiniz. Bu odaya giren üçüncü bir kişi de aynı meditatif hale girip o hayaleti görebilir. Şamanlar ölüleriyle konuşur örneğin.
Şaman değilim ama ölmüş babamla konuşabilir miyim bu mantığa göre?
- Evet ama bakalım baban seninle konuşmak isteyecek mi? Artık seninle hayattayken olduğu gibi ilgilenmiyor olabilir. Reenkarne olmayı seçmiş ve evrenin başka bir yerinde başka bir bedende olabilir. Onun bakış açısından sen onun kızı gibi gözükmüyor, hatta belki de büyükannesine benziyor olabilirsin. Akrabalık ilişkileri öbür taraftan bakıldığında başka görünebilir.
Reenkarnasyona inanıyorsunuz öyle mi?
- Olduğuna dair bir sürü kanıt var. Zihnin tekrar ortaya çıkma gibi bir eğilimi vardır, nedenini henüz çözemedik. O nedenle reenkarne oluyor.
AKLIMI KAYBETMEKTEN DEĞİL BULMAKTAN KORKTUM
Kuantum fiziği profesörü olurken bir sürü acayip soru sormak zorunda kaldınız kendinize. Hiç aklınızı kaybetmekten korktuğunuz oldu mu?
- Kaybetmekten değil de bulmaktan korktum. Bence insan, hayat, dünya ve kendi varlığıyla ilgili sorular sorarak delirmez. Delilik son derece benmerkezci bir durumdur. Bir deli sadece kendisi ve kendi dünyasıyla ilgilidir. Bilim adamlarının deliliğe yakın olduğu inancı, bana kalırsa onların büyümüş birer çocuk gibi keşfetme ve soru sorma güdülerinden vazgeçmemiş olmasından kaynaklanıyor. |
14/12/2007 ·
Jorge Luis Borges
Bir İlahiyatçı'nın Ölümü
Melekler anlattı: Melancthon öldüğünde, bu dünyada yaşadığı eve, benzediğini sanacağı bir eve kavuşturulmuş. (Bu, sonsuzluğa yeni göçenlerin oraya ilk varışlarında çoğunun başına gelir; bu yüzden, öldüklerinin farkına varmazlar, kendilerini hâlâ yeryüzünde
sanırlar.)
Odasındaki her şey daha öncekilerin aynıymış; yemek masası; çekmeceli yazı masası, raflar dolusu kitapları: Melancthon,
yeni mekânın da uyanır uyanmaz, masasının başına oturmuş; -her zaman olduğu gibi- hayırseverlikten hiç söz etmeksizin, inanç
yoluyla günahlardan arınma üzerine yapıtını yazmayı sürdürmüş günlerce.
Hayırseverliği dışladığını hemen fark eden melekler, Melancthon'u sorgulamak için ulaklar yollâmışlar. Melancthon; "Hayırseverliğin ruh için hiç de gerekli olmadığını, selâmete kavuşmak için inancın yeterli olduğunu çürütülmez biçimde kanıtladım," diye yanıtlamış. Ölmüş olduğunu ve eninde sonunda Cennet'ten kovulabileceğini aklının ucundan bile geçirmeden; büyük bir güvenle konuşuyormuş. Melekler; neler dediğini duyunca, Melancthon'un yanından ayrılmışlar.
Birkaç hafta geçmiş geçmemiş, Melancthon'un odasındaki eşyalar bir bir solup silinmeye, yok olmaya başlamış; sonunda koltuk, masa, kâğıtlar ve mürekkep hokkası kalmış bir tek. Dahası; odanın duvarlarına kireçten bir kabuk çekilmiş, zemin sarı bir sırla
kaplanmış. Sırtındaki giysilerse artık iyice dökülüyormuş. Bütün bu değişikliklere çok şaşırmış, ama hayırseverliği yadsıyarak
inanç üzerine yazmayı sürdürmüş; sonunda, hayırseverliği dışlamakta o kadar diretmiş ki, birden yerâltında, kendisi gibi başka
ilâhiyatçıların da bulunduğu bir ıslahevinde bulmuş kendini. Orada birkaç gün kilitli kaldıktan sonra öğretisi konusunda kuşkuya düşünce, eski odasına dönmesine izin verilmiş. Gövdesi tepeden tırnağa kıllarla kaplıymış artık; ama başına gelenin bir sanrıdan başka bir şey olmadığına inandırmaya çalışmış kendini var gücüyle ve yeniden inancı göklere çıkarmaya, hayırseverliği aşağılamaya koyulmuş.
Bir akşam, üşüdüğünü hissetmiş Melancthon. Evi dolaşmaya başlamış ve çok geçmeden öteki odaların artık yeryüzündeki eski evinin odalarınâ benzemediğini fark etmiş. Odalardan birinde ne işe yaradıklarını bilemediği bir talkım aletler yığılıymış; bir başka oda o kadar küçülmüş ki, kapısından içeri girilemiyormuş; hiç değişmemiş bir oda da varmış, ama kapıları ve pencereleri uçsuz bucaksız kum yığınlarına açılıyormuş. Evin arka odalarından biriyse, kendisine tapınan ve ondan daha bilge bir ilâhiyatçı olmadığını söyleyip duran insanlarla doluymuş. Bu övgüler hoşuna gitmiş kuşkusuz, ama konuklardan bazılarının yüzleri olmadığını, bazılarının da ölmüş göründüklerinin ayırdına varınca onlardan nefret etmiş, söylediklerine güvenini yitirmiş. İşte tam o sırada, hayırseverlikle ilgili bir şeyler yazmaya karar vermiş. Yalnız bir güçlüğü varmış işin; bir gün önce yazdıklarını ertesi gün göremiyormuş. Bunun nedeni, o sayfaların inançsızca yazılmış olmalarıymış.
Yeni ölenlerden birçokları Melancthon'un ziyaretine geliyormuş, ama Melancthon konuklarını böylesine harap bir evde ağırlamaktan utanç duyuyormuş. Onları Cennet'te olduğuna inandırabilmek için, bitişikteki büyücüyü tutmuş; büyücü, harabeyi rahat, görkemli bır eve dönüştürerek konukları aldatıyormuş. Konuklar gider gitmez -bazen gitmeden biraz önce
o süslü püslü görüntüler kayboluyor, yerlerini sıvaları dökülmüş duvarlara bırakıyorlar; evin içinde, yeller esmeye başlıyormuş.
Melancthon'dan aldığım son habere bakılırsa; büyücü ve o yüzü olmayan adamlardan biri onu alıp kum tepelerine götürmüşler; şimdi orada iblislere uşaklık ediyormuş.
Arcana Coelestia'dan (1749-1756)
Emanuel Swedenborg
Jorge Luis Borges
« Önceki :: Sonraki »