• Arkadaşlarım

  • Bağlantılarım

Hasan Ali Toptaş'la mail ile yapmış olduğum bir söyleşi

1/1/2008 ·

 

 

Sayın Toptaş siz gerçek dünyanın kokuşmuşluğunu  derinden hissettiğiniz-ki   romanlarınızdaki kahramanlar da öyle- için mi yazıyorsunuz?

 

Neden yazdığımı tam olarak bilmiyorum. Aslında, hiç kimse neden yazdığını tam olarak bilemez. Belki, zaman zaman birtakım nedenlere inanabilir ve ben şu nedenle yazıyorum diyebilir ama, bunlar gerçek nedenler değildir. Kaldı ki, insan bir nedenden ötürü değil, birçok nedenden ötürü yazar. Bu nedenlerin içinde çok özel nedenler de vardır, genel nedenler de... Gene de, bana özel nedenler daha ağırdır gibi geliyor. Gerçek dünyanın kokuşmuşluğuna gelince, elbette onu derinden hissediyorum. Dediğiniz gibi, yazmamın bir nedeni de budur herhalde. Ama bu kokuşmuşluk, yazmam için biricik neden değildir.

 

Yazarın yaşadıklarıyla yazdıkları arasında paralellik var mı? Böyle bir genelleme yapmak akıllıca bir şey olur mu? Ve siz ne kadar 'yazdıklarınız' dır?

 

Birebir parelellik kurmak, böyle bir genelleme yapmak doğru bir şey değil bence. Ama, yazar, yazdığı her kelimede vardır. O kelimelerin dizilişinde, anlamında, anlamsızlığında, bozukluğunda, sesinde, renginde, her şeyinde vardır. Sadece var olan kendisiyle değil, o anda oluşan kendisiyle vardır.

 

Bin Hüzünlü Haz'dan '… kelime dediğimiz şu zavallı işaretlerin arasına zamanı hapsedip iyice yavaşlatmak için ' … mi yazarsınız?

 

Yazmak bir anlamda böyle bir şeydir. Zamanı yavaşlatmak içindir. Zamanı unutturmak, zamanı silmek, zamanı yeniden var etmek içindir. Bin Hüzünlü Haz'daki o cümle, Bin Hüzünlü Haz'ın içindeki anlamının dışında buna da işaret ediyor. Ne var ki, kurmaca metinler doğal olarak zaten bir çeşit hızdır. Yani, bir roman bize dünya hakkında her şeyi söyleyemez. Sokak kelimesini kullanırken, bizim sokağın ne olduğunu bildiğimizi varsayar sözgelimi. Bu yüzden de, sokak şudur, budur diye açıklama yapmaz. Dolayısıyla, kurmaca metinler başlı başına bir hızdır. Zamanı yavaşlatmak, bir anlamda belki bunun için de gereklidir. Ayrıca, insanın bilinçsizce yaptığı bir şey de olabilir zamanı yavaşlatmak. Çünkü zamanı yavaşlatmak demek, ölümü biraz daha öteye itmek anlamına gelir. Şimdi, Sterne'nin o muhteşem romanı, Tristram Shandy geliyor aklıma.

 

'… o güne dek okuduğum kitapları yazan kişilerin okuduğu kitapların içinde geziniyordum.' diyorsunuz Bin Hüzünlü Haz'ın satırlarında. Bin Hüzünlü Haz'ı da okuyan her okuyucu Borges'ten Cervantes'e , Binbir Gece Masallarından Kafka'ya dünya edebiyatının birçok eserinde / yazarında gezinir. Bin Hüzünlü Haz'ı okurken en çok da Borges tadı aldım. Dünya  edebiyatından en çok sevdiğiniz etkilendiğiniz ve olmazsa olmaz yazarlarınız- eserleriniz kimlerdir?

 

Tanıdığım her yazardan etkilenmişimdir herhalde. Ama beni en çok etkileyen Kafka'dır. Roman ve hikâye yazmamış olmasına rağmen, bir de Cioran..

 

Nietzsche: ' Gerçek, bir tür yaşayan varlığın yaşaması için olanak yaratan yanılmadır.' der. Romanlarınızdaki kahramanlarınız bu  'gerçek'in farkında. Onun için yaşamı çok zaman bir kabus olarak algılarlar.  Hasan Ali Toptaş da biraz kahramanları gibi midir?

 

Onlardan da beterdir Hasan Ali Toptaş. Onun için hayat devasa bir kâbus. Sokağa çıkmak bile büyük bir cesaret benim için. Zaten ne zaman çıkacak olsam, başıma olmadık işler gelir. Bu yüzden, duvarlar arasında yaşamayı fazlaca seviyorum. Hatta, kelimeler arasında yaşamayı.

 

- Romanlarınızda  'sözgelimi' ve 'derken' sözcükleriyle sürekli hikayeden hikayeye açılımlar söz konusu. Yoksa bütün hikayeler 'büyük bir hikaye'nin ayrıntılarından başka bir şey değil midir?

 

Elbette, bütün hikâyeler o büyük hikâyenin parçalarıdır. Hep birlikte, o büyük hikâyeyi oluşturmaya, kurmaya, okumaya çalışıyoruz. Kendimizi o büyük hikâyenin içine koymaya, ya da zaten oradayız duygusuyla oradaki yerimizi görmeye çalışıyoruz. Belki de, kendimizi görmenin biricik yolu büyük hikâyeyi görmekten geçiyordur.

 

-'… belki insanlar koskocaman yaşamları boyunca yalnızca bir süre için farklı olmaya katlanabiliyor, sonra da … durup dinlenmeden kendini tekrarlayan uçsuz bucaksız bir benzerlikler denizinde kaybolup gidiyorlardı.' (Sonsuzluğa  Nokta  s.43). aynı romanda Bedran (s. 43'te) 'Ana, trompet olmak istiyorum!' der. Bu akıl'la kirletilmiş dünyada insan bu koronun içinde ne kadar farklı,'trompet' olabilir?

 

     Trompet imgesini ben çocukluğumdan beri taşırım. Denizli'deki köy düğünlerinde, davulcudan, trampetçiden, trompetçiden ve klarnetçiden oluşan dört beş kişilik bir çalgıcı grubu vardır. Çocukluğumda çok seyrettim onları. Trompet çalan uzun boylu bir adam vardı, kimi zaman öteki çalgıcıları bırakarak çaldıkları oyun havasının ortasında trompetini göğe doğru diker, farklı, ama çok farklı bir şeyler çalardı. Ulurdu sanki, ya da göğün derinliklerine doğru haykırırdı... Çok hoşuma giderdi onu seyretmek. Öteki çalgıcılarla aynı notaları çalmayı bırakıp ne zaman farklı bir şeyler çalacak diye sabırsızlıkla beklerdim. Sonraki yıllarda onun davranışı giderek anlamını buldu kafamda. Adam, koroya dahil olmaktan bıkıp usanıyordu hiç kuşkusuz ve bir an için kendisi olmak istiyor, isteyince de trompetini göğe doğru dikip aykırı şeyler çalıyordu. İnsan ne kadar farklı olabilir, daha doğrusu ne kadar kendisi olabilir bilemiyorum. Toplum dediğimiz şey geniş bir gardiyan... Herhangi bir üyesinin farklı olmasına dayanamıyor. Ama şunu söyleyebilirim; insan, farklı olmanın faturasını ödemeyi ne kadar göze alabiliyorsa o kadar farklı olabilir.

 

- Sonsuzluğa Nokta'da 'dönüp duran paslı çember' , 'akıp giden yaşam' (s.124) ın, dönüp duran paslı çember olduğunu anlatıyorsunuz? Yaşam sahi bu mudur sadece?

 

Evet, hayat benim gözümde dönüp duran, paslı bir çember... Bir başka deyişle, ezeli bir tekrar. Yaptığımız herhangi bir el hareketini düşünelim. Acaba bizden önce kaç milyar kişi aynı el hareketini yapmıştır. Aynı yavaşlıkla, aynı hızlılıkla, aynı şekilde, kaç milyar kere... Bu durumda, Kundera'nın dediği gibi, yaptığımız bu el hareketi ne kadar bizimdir? Ya da, biz bu hareketin içinde ne kadar varız? O anda, bizimmiş tadında gözüken, ama elden ele aktarılarak bize kadar gelen başkalarına ait bir hareketin hamalı mıyız? Bilinçli yapmış olsak bile, bu durumda, bu el hareketindeki bilinç nasıl bir bilinçtir? Kısacası, ben hayattan sıkılan bir adamım ve hayat bana böyle görünüyor. Arada bir gülümseyecek gibi oluyorum ama, gülümsemeye başladığım anda taş kesiliyorum. Daha doğrusu, yüzüm genlerimin yapısına boyun eğip gülümsemeye devam ediyor da, içim taş kesilip kalıyor.

 

Dil konusundaki titizliğinizi biliyoruz. Hatta bir konuşmanızda 'dili amaç olarak' da söyleyebileceğinizi ifade etmişsiniz. Belki de onun için romanlarınızdaki Alaaddin gibi kayboluyor ve Bedran gibi babalarımıza farklı (belki de kuşkuyla bizi inşa eden müteahhit gibi) bakabiliyoruz. Ki DİL kuşatıldığımız (sınırlandırıldığımız) bir dünyadır diye düşünüyorum. Bunca şeye rağmen 'dil'le dilin kalıplarını nasıl kırabiliyorsunuz?

 

Bak işte bunu bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Dilin kalıplarını kırabiliyor muyum, onu da bilmiyorum. Ama, insan hangi dille yazarsa yazsın, o dile bir çeşit aşkla yaklaşmalı diye düşünüyorum.

 

Naçizane bir okur olarak Borges bana her şeye kuşkuyla bakınmamı, Oğuz Atay toplumu 'toplumun dışından, gözetlemeyi (belki de bi parça tahlil etmeyi) Toptaş da bana toplumun bütün hücrelerine kadar ritüelleriyle, yargılarıyla, hukuklarıyla beni esir almış olduğumu öğretti. Ya da 'yaşam denen kabusu, fark etmemi Sağladılar. Borges ve Atay'a sormak mümkün olsaydı sorardım. (ki kendi adınıza da bu sorulara cevap verebilirsiniz. Her şey belirsiz midir? Nasıl tutunacağız? Ve sizin sorunuza bu ahtapotun kollarında kurtuluş var mıdır?

 

Yapıp eylediğimiz her şey bu tutunma çabasının bir parçası elbette. Tutunmuş olanlar, ya da kendilerini tutunmuş kabul edenler de var. Onlardan olmak yerine, tutunamamayı tercih ederim doğrusu. Tutunabilseydik, bu sonumuz olabilirdi diye düşünüyorum ben kimi zaman. Belki böylesi daha iyidir. Bir bakıma, huzursuzluk iyidir, ortaya çıkan birçok şeyi bu duygunun varlığına borçluyuz.

 

Eserleriniz Borges'in öyküleri gibi ele avuca sığmaz özetlenemez şeyler. Bir eseriniz özetlenmek istense ancak yeniden okuması yapılabilir. Antalya'da da 19 Temmuz 97'de yaptığınız bir konuşmada 'henüz romanlarımdan hiçbirini ilk tasarladığım gibi yazabilmiş değilim' diyorsunuz. Peki Hasan Ali Toptaş yazmak üzere kolları sıvadığında nasıl bir hazırlık yapmıştır önce?

 

 Hiçbir hazırlık yapmamıştır. Kafasında, sürekli devinen bir bulut halinde, ama uzak bir bulut halinde sadece bir duygu vardır. Onun çevresinde plansız-programsız döner durur kelimelerle... Kelimelerle birlikte nereye gidilecekse oraya gider. Varacağı yeri vardığında görür. Ne anlatması gerektiğini anlattığında anlar.

  

Metinlerinizde sürekli okuyucuyu dürtersiniz. Sanki uyanık olup olmadığını öğrenmek ister gibi metnin içinde kaybolduğu şeylerin '...sadece kelimelerden, kelimelerden,….' oluştuğunun ayrımında olmasını istiyorsunuz? Neden? Yazar ile okur arasında ne tür bir ilişki mi kurmak istiyorsunuz?

 

Aktif bir okur istiyorum tabii. Metni kendi gözünde yeniden yazacak, metnin oluşumuna katkıda bulunacak bir okur istiyorum..

 

İyi bir eseri hangi ölçüt belirler? Okur mu, satış mı, eleştiri mi…?

 

Bence sadece zaman belirler. Özellikle satış edebi bir ölçüt değildir, ticari bir ölçüttür. Okur dediğimiz topluluk, çeşitli etkiler ve baskılar altında olabilir, bu yüzden değer verdiği şeyler yönlendirildiği ölçüde değişebilir. Sözgelimi, askeri darbelerden sonra, okur romanı, hikâyeyi ve şiiri bir yana bırakıp harıl harıl gazetecilerin kitaplarını okumuştur. Dönemin perde arkasını merak etmiştir doğal olarak. Şimdi o dönemde yazılmış bir romana okur ilgi göstermedi diye kötü diyemeyiz. Eleştiri de öyle, bence. Yapıt, kimi zaman var olan bütün eleştiri biçimlerinin uzağına düşebilir ve bu yüzden de bütün eleştirmenler tarafından beğenilmeyebilir. Bunun örnekleri edebiyat tarihinde epeyce vardır. Bu nedenle, okur da, eleştiri de, satış da bir ölçüt değil. Zaman en büyük eleştirmendir. Zaten yazarken kâğıda değil, zamana yazılır.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki ::

www.r10.net küresel ısınmaya hayır seo yarışması